KİŞİLİĞİMİZİ YOĞURANLAR

 

    Puslu bir İstanbul sabahı ve günlerden Cumartesi. 1987 yılı ve ben hem üniversitenin hazırlığında okumakta aynı zamanda da çalışmaktaydım. Bir yerlerden, o günlerde hala günlük gazete olarak yayınlanmakta olan Günaydın gazetesi elime geçmiş spor sayfasını da bitirdikten sonra sıra ilave sayfalarını okumaya gelmişti. Bir kaç magazin haberinden sonra gözüm ikinci sayfada yayınlanan bir röportaja takıldı. “Maket Ustası, Yanında çalışacak Gönüllüler Arıyor” başlığı altında plastik kitlerden gemi maketleri yapıp bunları pazarlayan kişinin öyküsü dikkatimi çekti. Röportajı yutarcasına okuyup sonuna geldiğimde hayretle irkildim. Maket ustasının adresi oturduğum evden sadece 2 sokak ötede idi ve ben kendi çapında maket yapmakla uğraşıp ta evinde bu hobiyi gerçekleştirmek için yeterli mekan bulamayan bir kişi olarak bu ustanın sunduğu imkanı değerlendirip değerlendiremeyeceğimi düşündüm hemen. Sonra düşünmeyi bırakıp bir ziyaret edeyim dedim ve hemen evden fırladım gazete eki elimde. Ustanın dükkanı, apartman dairesinin altında bir mahalle bakkalına komşu idi. Ustayı görmeden evvel bu bakkal dükkanının sahibinin meraklı bakışları ile karşılaştım. Daha sonra saygı ile söz edeceğim ve hala çok iyi bir dostum olan yaşlı, benim tabirimle; LAZ Bakkal dan başkası değildi bu. Meraklı bakışları geride bırakıp soğuk havayı iliklerimizde hissetmeye başladığımız o malum İstanbul akşamlarından birinde ustanın dükkanına hızlı bir giriş yaptım. İyi aydınlatılmış, sağ yanı yaklaşık 5 metrelik boylu boyunca çalışma masası ile kaplı sıcak tek odalı bir dükkandan ibaret bu yerde tezgah üstünde bulunan maket yapımı için gerekli olan ve o gün gerekliliğini bilmediğim daha bir sürü malzeme, tezgah üstünde yer almaktaydı. Maket boyaları, fırçalar, boya incelticileri, kretuarlar ve diğer kesici ve delici aletler yanı sıra firkete veya ataç gibi malzemelerde dikkatimi çekti. Kendimi o anda Ali baba ve kırk haramilerdeki hazine odasına hapis olan ve sihirli lambayı bulup ta ovalamak la ovalamamak arasında kararsız kalan Alaattin gibi hissetim. Sonra içeriye girerken kapının üstüne yerleştirilmiş minik çanların sesleri ile uyarılan ustanın biraz sert ama yinede güven veren bakışları ile karşılaştım. Biraz da hüzün dolu bu bakışlar ” Merhaba hoş geldiniz, şu anda bir görüşme yapıyorum daha sonra sizinle ilgileneceğim, isterseniz tezgah önüne bir sandalye çekip oturun ve sıcak bir çay alın yeni demledim” diyen tok, anlaşılır güzel bir Türkçe ile beni oturmaya sevk eden, ses tonu karıştı ve hafızama yeni ve güzel bir dostluğun başlamak üzere olduğunu hissettirdi.

 

    Artık sık sık Maket Ustasının dükkanına gider olmuştum. İlk günlerde beni sınamak için verdiği Nina adlı ufak, çift direkli, kayıktan bozma ( Kristof Kolomb un gemilerinden biri - Nina , Pinta , Santa Maria ) yelkenliyi kısa sürede onun deyimiyle mükemmele yakın bir şekilde boyamış ve monte edip, etrafı camla kaplı, tabanı aynadan, kutu içerisine yerleştirilmek üzere ustama teslim etmiştim. 2. sınav orta derecenin üstünde 3 direkli bir kalyonun maketi idi. Bu gemi beni gerçekten çok heyecanlandırmıştı. Parçalarını boyamak için sabırsızlanıyordum fakat kuralları da unutmamam gerekiyordu. Birçok kuralın içinde birkaç ana kuralda vardı.

    Bunlar,


    1- Gemi maketini, bütün parçalarını algılamadan, nerede kullanılacaklarını öğrenmeden boyamaya geçme !


    2-Teneke içersindeki
maket boyasını, en az beş dakika karıştırmadan asla boyamaya geçme ! Asla ve kata, boyama işlemi öncesi ve sonrası, fırçalarını titizlikle temizlemeyi ihmal etme. Bu saydığım kurallar, halen saygı ile takip etmekte olduğum kurallar olup bana faydaları çok fazladır. Maketçilik anayasasının ilk sözü ise şu idi ustam için - Bir kadın asla maketçi olamaz…… Bayan okurlarımdan özür dileyerek ustamın bu sözlerine katıldığımı ve bunun için geçerli sebeplerim olduğunu, ileride bu sözü destekleyen örnekleri yazımda bulabileceğinizi belirteyim ( İstisnalar kaideyi bozmaz. ) Neyse bu kadar gevezelikten sonra gelelim 2. sınava. Geminin ismi La Sirene.Yani ‘’Deniz Kızı’’ idi. Doğrusu, çok parçalı, 40 kadar topa sahip olan ama aslında tarihte hiç var olmamış bu ticaret gemisi 1600 lü yıllara ait olan kalyonların tüm özelliklerini üzerinde taşıyan hayali bir gemi olacaktı. Çok renkli, yelkenleri ve direkleri ile gösterişli,güverte detayları ile bu işten anlayanları kendine dikkatle baktıracak olan bu gemiye başlamadan önce, ismi Nina olan ilk yaptığım geminin İzmirli bir meraklıya satılmış olması beni daha da heyecanlandırmıştı. Ustam , gemimin satıldığını söylerken bana karşı olan gurur dolu hislerini ancak gözlerindeki ışıktan yakalayabilmiştim. Ona göre çok normal olan sonuç benim için büyük bir ticari başarıydı. O yine sakin bir şekilde payıma düşen parayı bana uzatıp elindeki maket yapımına dalmışken ben çok sık bir hayal yumağı içine dalmış kendi maket atölyemi kurmuştum bile ! ( İlk hata)

 

    Günler hızla geçip hava daha da soğumaya başlayınca Ustamın küçük maketçi dükkanı daha havasızlaşıyor kapalı kapılar ve camlar ile küçük dükkanda çalışmak daha da güçleşiyordu. Artık dört kişiydik. Gazete haberinden sonra Mimar Sinan Grafikerlik bölümünde okuyan iki bayan, ustamın yanında çalışmaya başlamıştı. Sadece, maket parçalarını Ustamın tarif ettiği şekilde gerekli renklere boyuyorlardı. İşe başladıkları ilk günlerde ustam, anayasasının ilk sözünü, işlerin yoğunluğundan, unutmak isteyip kızlara maket yapmaları için ful kit setini verse de, hata yaptığını kısa sürede anlayıp kızlardan sadece maket parçalarını boyamalarını istemişti. Dolayısıyla dükkanda maket yapan tek kişi, ustamdan sonra bendim. Ustamın anayasası kız arkadaşların tüm iyi niyet çabalarına rağmen bir kez daha doğrulanmış ve ortaya çıkan eciş bücüş maketler bırakın satış değeri kazanmayı, kit (Parça ) değerlerini bile yitirmişlerdi. Benim gemim ise parçaları boyandıkça yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Ama aynı zamanda nefes alma zorluğu ve kesik kesik, ciğerlerden gelen bir öksürük, özellikle akşamları nefes darlığı ile birlikte peşimi bırakmaz olmuştu.

 

     Ölümü hissetmek…

    Gece yarısı, herkesin bilmem kaçıncı uykusuna daldığı saatlerde, hayatımızda refleksleşmiş olan hareketlerden birini, o noktadan alıp, düşünerek uygulama çabasında başarısız olmak. İnsan oğlunun ana ihtiyaçlarından soluk alma hareketini başaramamak. Derin uykumdan sıyrıldığımda, hissettiğim duygu su altında şnorkel ile yaptığım dalışların, su üstüne çıkmak için harcadığım son saniyelerdeki telaş duygusundan ibaretti ama daha korkuncu suyun üstü hiç gelmiyordu. Güneş ışıkları yaklaşacağına, ortalık, gecenin karanlığındaki kesif ışıkları bile göremeyeceğim derecede kararmıştı. O anda anladım ki yatağımın içersindeyim ve nefes alamıyorum. Boğazımdan çıkan kısık çığlık annelik iç güdüsünü en üst seviyede taşıyan annemi ( Belki de her annede aynı seviyededir ) hemen yatağından koparmış ve telaşla yanıma getirmişti. Artık yavaş yavaş ama adeta boğulurcasına nefes alıyordum. Fakat ızdırap ve yetersiz havanın getirdiği sonuç beni yine yatağıma çiviledi. Ciğerlerim adeta hava yerine sıvı ile doluydu. Yaklaşık on dakika süren kriz beni yıkmıştı. İnanın bu dakikalarda ölmeyi arzuladığım anlarda oldu. Zaten kıyısında idim ya, neyse. Sabah hiç bir şey olmamış gibi ayağa kalktım. Annem ve Babam çok tedirgindiler. Hemen bir doktora görünmem gerektiğini söylediler. Ben doktor sözünü duyunca her zamanki tavrımla ‘’Hayır gitmeyeceğim bir şeyim yok benim'’ dedim ve hemen evden ayrılıp üniversitemin yolunu tuttum. Doktora görünmek istemiyordum çünkü nefes darlığı ve yaşadığım krizin sebebinin Maket ustamın dükkanında maket masası başında geçirdiğim o güzel dakikaların sonucu olduğunu algılayabiliyordum.

 

     Düşünsenize maket uğraşım elimden alınacak belki de bir daha oraya gidemeyecektim. Arkadaşlar ile ve daha önemlisi ustamla yaptığım o güzel sohbetler, hayat hakkındaki o güzel paylaşımlar zaman zaman inatlaşmalar ve tabi ki maket dünyasından gerçek dünya ya geri dönmek. Hayır olamazdı, olmamalıydı. Dersler bittikten sonra, son günlerde sıkça yaptığım gibi, maket dükkanının yolunu tuttum. Gördüm ki, ustam bitirmiş olduğu iki maketi sürekli çalıştığımız bir aksesuarcıya pazarlamaya çalışıyordu. Yani en zor işi yapıyor, kendi kişiliğinden bir şeyler kattığı gemi maketini yaşamak ve ayakta kalmak uğruna, asla gerçek değerini algılayamayacak olan bir tüccara satıyordu. Pazarlık devam ederken ben tezgaha oturup gemi maketime devam etmeye başladım. Tüccar ayrıldıktan sonra Ustam bana döndü ve sert, kararlı ve kendinden emin sözlerle ‘’İlerde asla yaptığın maketleri para karşılığı satmak zorunda kalacağın durumlara düşürme kendini'’ dedi ‘’Maketlerini satabilirsin ama gereksinimden dolayı bunu yaparsan o zaman senin için çok değerli olan bu parçalara, aslında bir kaç dakika bakıp, kendi kafasında materyalist bir değer biçen kişiden hiç bir farkın kalmaz ve yaptığın işteki doğal yeteneğini her geçen gün biraz daha yitirirsin'’ diye konuşmasını bitirdi. O gün kızlar dükkana gelmeyecekti.Ortalığa derin bir sessizlik çökmüş ve sigara dumanı ve rutubet içeren dükkanda ustamla gecenin geç saatlerine kadar maketlerimize konsantre olmuştuk. Bir ara Laz Bakkal cam kapıdan kafasını içeri uzatıp'’ Geç oldu daha gitmiyor musunuz'’ diye içeri seslendi. Saate baktığımda şaşırdım, çoktan gece yarısı olmuş ve Laz bakkal kepenkleri indirmişti bile. Dükkanda çalan müzik,son saatler içersinde yakaladığımız tatlı sohbet havası, neskafe ve benim asla içmeyip sadece ustamın içtiği sigaranın yarattığı sisli ortam, ayrıca maketçiliğin yarattığı ekstra sihirli mekan, bizi gerçek dünyadan çoktan soyutlamıştı. Alel acele ustama iyi geceler dileyip dükkandan eve gitmek üzere ayrıldım.

 

    Doğrusu sıcak evimi ve yatağımı özlediğimi hissetmiştim. Eve ulaştığımda babam kapıda karşıladı ve sitem dolu bakışlarla, hiç olmazsa telefon açıp geç geleceğimi haber verebileceğimi söyledi. Haklıydı. Ama bende Ustamın borcundan dolayı kesik olan telefonu konusunda uzun uzadıya bir açıklamaya girmek istemedim o geç saatte.Ve bir daha ki sefere dikkat edeceğimi söyleyip yatağıma uzandım. Babam biraz kaygılı idi. Tanımadığı bir adamın, oğlunu bu kadar etki altına alma kaygısı yanında galiba kuşaklar arası farklılığı en üst seviyede yaşadığımız bu yıllarda ondan daha çok uzaklaştığımı hissediyordu. Her zaman belli bir saygı içersinde olduğum ama adeta bir arkadaşım gibi her şeyimi paylaştığım babam artık kendi dostluğunun bana yetmediğini görüyor ve beni koruma kaygısı ile birlikte kendinden uzaklaşıyor olma hislerinin verdiği tedirginlikle ne yapacağını şaşırıyordu. Ama o her zaman benim babamdı umarım bunu biliyordu. Umarım şimdide biliyordur. Gece, kanatlarını açıp ta bizleri kucağına alıp, taaa yukarılara değil de dipsiz bir kuyuya düşürdüğü ve o kuyuda gördüğümüz,rüya diye adlandırılan, çeşitli görüntülerin arasından sıyrıldığımda, bir gece önceki işkencenin yeniden başladığını hissetmiş ve nefes alma çabalarım içersinde kısık çığlıklarımla birlikte bu sefer annemle aynı anda babamı da yanımda bulmuştum. Sonraki on-onbeş dakikayı pek hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda yatağımda idim. Gün ışımamıştı henüz ama odam aydınlıktı. çünkü ışığı yanmaktaydı. Kız kardeşim de baş ucumda idi şimdi. Annem, babam ve kardeşim kaygı, endişe ve korku ile bana bakıyorlardı. Ben endişelerini gidermek ve kendimi bu sıkıntılı durumdan kurtarmak için gülümsedim ve yatakta doğruldum. Ama yüzlerindeki ifade hiç değişmemişti.

Bu sefer ucuz kurtulamayacaktım………..

 

    Ayrılık

    Maalesef korktuğum başıma gelmiş ve ailem maket uğraşımı sürdürebilmek için gittiğim dükkana bir daha gitmemi yasaklamıştı. Doğrusu yaşım ve kişiliğimden dolayı bu yasağı dinlememek gibi bir gücüm vardı ama son geçirdiğim kriz, beni de bir hayli ürkütmüştü. Aslında bu krizlerin sebebinin maket yaparken bulunduğum ortamdan kaynaklandığını bende anlamıştım. Bu yüzden ertesi gün son derece üzgün bir şekilde maket ustamın yanına gittim. Artık onun yoldaşı olamayacağımı, zaman zaman onu ziyarete gelebileceğimi fakat dükkandaki ortamın bir parçası olamamanın beni çok üzeceğini anlattım. Hiç ummadığım bir şekilde bana bakıp gülümsedi ve ‘’çok kısa bir zamanda bir dost kazandığıma inanıyorum ve bu dostluğun bu kadar kolay biteceğine inanmıyorum'’ dedi. Doğrusu kendinden o kadar emin söylemişti ki bu sözleri bende bir an umutlandım ama önceki geceyi düşününce bu sözün güzel bir temenniden ibaret olduğunu düşündüm. Dükkandan ayrılmadan önce, ustam, bana yapmakta olduğum ‘’La Sirene'’ isimli gemiye ait tüm parçaları ve maketin yapımında gerekli olacak olan aletleri paketledi ve koltuğumun altına sıkıştırıp şöyle dedi ‘’ Bu gemi senindir, sen ben olmadan da bu gemiyi yapıp bitirecek yetenektesin ama şunu unutma yaptığımız her gemide o an yaptıklarımız, düşündüklerimiz ve konuştuklarımızın bir izi vardır. Bu yüzden bu gemiyi burada bitirmeni, gerçek maket seven iki dostun sohpet ortamında oluşan potada yoğuracağın yeteneğinle finale ulaşmanı isterdim'’ dedi ve ekledi ‘’ unutma 1 ay sonra Hilton Convention salonunda BOOT Show da maketini sergilemek istiyorum'’ Buna inanamıyordum maketim BOOT SHOW da sergilenecekti. Tahmin edersiniz ki uçarcasına dükkandan çıkıp evde kendime ayırdığım bir köşede geminin son parçalarını boyamaya başladım hemen. Artık geminin parçalarını birleştirme aşamasına az kalmıştı ve ben bu işlemi de başarı ile bitirip Ustamın yüzünü kara çıkarmayacak bir sonuç elde etmeliydim.

Bakalım başarabildim mi ?

 

     Geriye dönüş
    Boat Show da yapmakta olduğum
maket geminin ( Aslında 1600 lü yıllara ait olan kalyonun ) sergilenecek olması, benim için gerçekten büyük bir adım sayılırdı. Maketime ait son parçaları da boyamayı bitirmiş, artık parçaları birleştirme safhasına gelmiştim. Boat show a sadece 1 hafta kalmıştı. Geçen 3 hafta içersinde, evimde yaptığım çalışmalar sonucu maketçiliğin belki de en önemli fakat bir o kadar da tek düze gelen kısmını başarı ile bitirmiştim.Tüm parçaları tek tek boyamıştım. Kalyonun parçalarını boyarken kullanacağım renkler konusunda fikir almak için ustamın dükkanına bir kaç kez uğramış ve önünden geçtiğim tezgaha oturamamak, ellerindeki boyama işlerini sürdüren grafiker kızlar ile oturup sohbet edememek ve en önemlisi maket ustamın dostluğundan mahrum kalıyor olmanın beni ne kadar rahatsız ettiğini hissetmek, oradan kısa sürede ayrılma isteğini doğuruyordu. Evet, yaklaşık 3 haftadır gece krizine yakalanmamış ve rahat uykular uyumuştum. Maalesef dükkanın ortamının sağlığıma zarar verdiği hemen hemen kesin gibiydi artık…. Maketime ait boyama işlemi biter bitmez ustamın yanına gidip yapıştırma teknikleri hakkında daha detaylı bilgi aldım. Yine, dükkanda fazla kalmadan ama yapıştırma işleminde kullanacağım Japon yapıştırıcısını da ustamdan istemeyi ihmal etmeyerek dükkandan ayrıldım. Eve gelip bir süre dinlenip kardeşimle bir süre sohbet ettikten sonra, hemen her akşam yaptığım gibi maket masamın başına geçip, kalyonumun ilk etap yapıştırma işine giriştim. ıki parçadan ibaret ana gövdeyi ve alt güverteyi birbirine yapıştırmak geminin görünümü ve daha sonra yapıştırılacak olan sayısız parçanın dengeli bir şekilde oturması için, son derece dikkat isteyen bir yapıştırma işlemi idi ve işlemin tamamlanması dakikalar aldı. Japon yapıştırıcısı tüpleri ardı ardına kullanılıyor ve ortamda sert keskin ve biraz da rahatsız edici bir koku bırakıyordu. Ama ne yapabilirdim ki ? En hızlı ve bir o kadar da güçlü tek yapıştırıcı o değil mi idi. Peki benim için ne kadar daha öyle olacaktı ???? !!!!

 

    Gece yarısını geçiyordu yatağıma uzandığımda, kendimi çok yorgun hissediyordum. Bir an önce uyumak için adeta gözlerimi sıkıyor, fakat her dakika artmakta olan ve ciğerlerimin içini adeta su ile doluymuş gibi hissettiren bir nefes darlığı, 3 hafta kadar öncesi yaşanmış bir kabusu gözlerimin önüne yeniden seriyor ve ben anne ve babamı henüz uykuya dalmadığım ve ayakta olmamın getirdiği şansla, haykırarak yanıma çağırıyor ve derhal en yakın hastanenin acil servisine oksijen desteği için götürülüyorum….. Ertesi sabah sevinçten nerdeyse çıldırıyor ve hastanede kontrolümü yapa doktora sarılmamak için kendimi güç tutuyordum. Nefes arlığı krizinin sebebi bulunmuştu. Japon yapıştırıcısı… Yoğun olarak solunduğu taktirde bazı hassas vücutlarda solunum zorluğu çekmek gibi bir rahatsızlık meydana getirebileceği bilinen bu yapıştırıcı içindeki kimyasal yapıdan kaynaklanan alerjik solunum zorluğu yaratıyor olmasından dolayı belli kişilerce ve belli ortamlarda kullanımı yasaklanmıştı. Tabi hastaneden ayrıldıktan birkaç saat sonra Japon yapıştırıcısı kullanımı maket ustamın dükkanında da yasaklanmış her nekadar maket parçaları eskisi kadar çabuk yapışmayacak olsa da Ustam bu durumdan zerre kadar gocunmamış tam tersi benim tekrar dükkana dönecek olmamdan o kadar mutlu olmuştu ki Bu dükkanda Japon yapıştırıcısı kullanmak yasaktır yazısını kendi elleri ile asıp etrafını güzel renklere boyamıştı. O gün, evdeki bütün boyanmış maket parçalarını dükkana getirdim ve tezgahın üstüne her zaman çalıştığım yere yerleştirdim. Dükkan ayrıca güzelce havalandırılmış, temizlenmiş ve bütün Japon yapıştırıcı stoku kırtasiye ye geri iade edilip yerine Japon yapıştırıcısı türevinde olmadığından emin olunan yapıştırıcılar ile değiştirilmişti. O akşam geri dönüşüm tüm çalışanlarca kutlandı. Ustam demli çayını yudumluyor Laz bakkal çok sevdiği Efes pilsen birasını içiyor, kızlar ve bende meşrubatlarımızı dar boğazlı şişelerden yudumluyorduk. Herkes çok mutluydu ama ençok ben ve ustam sevinçliydik.
Artık geri dönmüştüm.
Ya Boat Show. Oda bir dahaki sefere.

 

    Boat Show

    Artık düzenli olarak ustamın atölyesine devam etmeye başlamıştım. Yapmakta olduğum gemiyi Boat Show un başlama tarihinden önce yetiştirmeli idim ve sadece bir kaç günüm kalmıştı. Bir süre dükkandan-atölyeden uzak kalmak maketimi zamanında bitirebilmek adına beni zora sokmuştu. Hem üniversiteye devam etmek, hem Hilton otelinde bir dükkanda satış sorumlusu olarak çalışmak ( Bilmem bahsetmiş miydim ama aynı'’zamanda part time olarak Hilton otelinde bir dükkanda Lüle taşı pipo ve hediyelik eşya satıyordum ) ve ayrıca maket işini sürdürmek beni bir hayli zorlamaya başlamıştı. Gerçi hayatım o kadar dolu ve renkli geçiyordu ki fiziksel yorgunluk dışında pek bir şikayetim yoktu. Ustam gemiyi yetiştirebilmem konusunda elinden geldiğince bana yardımcı olup bildiği teknikleri bana gösteriyordu ama ben onun yaptığım makete müdahale etmesine izin vermiyordum O da bu isteğime saygı ile karşılık verdiği gibi benimle de aynı fikirde idi. Ona göre yaptığımız maketler bizlerin birer parçası idi aslında. Maket yaparken, duygularımızı; öfkemiz, sevgimizi, aşk ve dostluklarımızı, üzüntümüzü kısacası her duygumuzu o minik plastik, metal ve ahşap parçaların içersine gömüyor ve hepsini yapıştırıp boyayıp süsleyip insanların beğenisine sunuyorduk. Ama kullandığımız teknikler ve boyama metotları ile üzüntü, öfke, kırgınlık gibi maketimize yansıttığımız kötü duygularımızı fırça darbeleri ile kapatabiliyor aynı zamanda negatif duygularımızdan da sıyrılabiliyorduk. Kısacası maket yapmak ( belki de bir şeylerle özellikle el sanatları ile uğraşan her kişi gibi ) bizlere bir nevi ruhumuzu temizleme şansı veriyordu. Tabi ne kadar pozitif yükle dolu olursak maketlerimiz o ölçüde daha güzel ortaya çıkıyor, aksi taktirde bol bol fırça ve tasfiye darbesi maketimizi süslüyordu. Boat show un başlamasından bir gün önce artık maketimi bitirmek için bir kaç saatlik bir çalışma yapmam gerekiyordu. öğlen saatlerinde üniversiteden ayrılırken sevdiğim bir kaç arkadaşıma davetiye verip ertesi gün maketimi görmeleri için davette bulundum. Doğrusu çok heyecanlı idim Boat Show o günlerde Hilto Convention fuar salonlarında yapılıyordu ve ben Hilton da çalıştığım için fuar merkezine girmek çok kolay olacaktı. Bu arada maket ustam fuara katılan bir firma ile yaptığı anlaşma ile bizim ürünlerimizde stantlarına koyma izni almıştı. Tek sıkıntı benim gemim onun ürünü gibi sunulacaktı. Varsın olsundu önemli olan gemim sergilenecekti ya. Bütün gece nerdeyse sabaha kadar uğraşıp maketimi bitirdim ve ustamın çoktan eve gitmiş olduğu boş atölyenin kapısını kilitleyip uykulu gözlerle, karanlık, sessiz ve boş sokaklardan geçerek evimin yolunu tuttuğumda tek düşüncem bir an ince yatağıma uzanıp iyi bir uyku çekmekti. Aynı gün öğlen vakti büyük an gelmişti. Stant no sunu aldığım ustam orda olamayacak ve benim tanımadığım firma sahipleri gemimi sergileyeceklerdi. Ve ben kendimi maketi yapan kişi olarak tanıtamayacaktım. Ama tabi ki arkadaşlarıma gemimi gösterebilmek bile gurur vericiydi. üç değerli arkadaşım fuarı gezmek için gelmiş ve girişte beni bekliyorlardı. O kadar heyecanlı idim ki başka hiç bir standı ziyaret etmeden arkadaşlarımla birlikte gemimin sergilendiği standa doğru yöneldim..'’Malesef beni ve arkadaşlarım kötü bir sürpriz bekliyordu. Bir kaç aydır özene bezene uğraştığım maket ustamın 4 gemisi arasında yer almıyordu. Doğrusu büyük bir hayal kırıklığı içersinde idim. Arkadaşlarım beni teselli etmeye çalışırken birden arka planda, son derece kötü bir yerde maket gemimin korunması için koyduğumuz camekan içersinde durduğunu gördüm. Bir anda hem sevinmiş hem de standı düzenleyen kişilere çok kızmıştım. Arkadaşlarımla arka tarafa doğru ilerlerleyip gemimi daha yakından incelemeye başladık. Doğrusu çalışmamı çok beğenmişlerdi. Fakat bu kadar iyi bir çalışmanın ve gösterişli bir geminin neden arka planda nerdeyse görülmeyecek bir yere konulduğunu onlarda merak etmişlerdi. üzerinde fiyat etiketi bile yoktu. En sonunda dayanamayıp stant görevlisi olduğunu anladığım kişiye yanaşıp şöyle dedim ‘’ Beyefendi, bu arka plana koyduğunuz gemi gerçekten çok güzel bir çalışma gibi duruyor. Neden böyle geri planda olduğunu merak ettim'’ dedim. Görevli derin bir soluk alıp şöyle dedi. ‘’ Delikanlı, Boat Show açılışı yapıldıktan bir saat kadar sonra gemi satıldı. Ve satıldıktan sonrada o kadar ilgi gördü ki artık o gemi ile ilgilenmekten diğerlerinin satış şansı azalınca böyle bir yola baş vurduk'’ demez mi… Arkadaşlarımın anlattığına göre, gözlerim fal taşı gibi açılmış, yüzüme konan gülüş tüm dişlerimi ortaya çıkarmış ve görevlinin tepkimi görmemesi için o kadar hızlı bir şekilde standı terk etmişim ki, sprinterlere taş çıkarırmışım doğrusu. Ertesi gün ustamın tebriklerini kabul ediyor ve stant ta duran firma yetkilileri ile tanışıyordum. Çok gururlu idim. Ama ustam da en az benim kadar gururlu ve mutlu idi. Onun gözlerinde adeta bir babanın oğluna bakarkenki gurur ve mutluluğu okuyordum. Ama bu bakışlar ancak babalık duygusu yaşayan bir insanda olabilir diye düşündüm bir an. Sonrada aslında bu adamın, ustamın özel hayatı hakkında çok fazlada bir şey bilmediğimi düşündüm. O akşam evde de kutlama vardı. Babam, annem ve kardeşim başarımdan dolayı çok mutlu olmuşlar ve beni kutluyorlardı. Babam artık ustam hakkındaki ön yargılardan sıyrılmış ona karşı daha olumlu bakar olmuştu. Ben …,'’ çok mutluydum gerçek anlamda bir başarı elde ettiğimi algılıyor ve bunun keyfini yaşıyordum. Ya ustam yapayalnız ne yapıyordu acaba. Mutluluğunu kimle paylaşıyordu. Geçmişte de hep böyle yalnız mıydı ki.

 

    Ustamın geçmişi :

    Boat show da ki başarımız sonrası bir anda siparişlere boğulmuştuk. Ustam bir hayli sevinçli ama birazda endişeli idi. Siparişler iyiydi ama dükkanın masrafları çok fazlaydı ve el emeği göz nuru çalışmalarımız yinede çok karlı satılamıyordu. Dönem enflasyonun gemi azıya gittiği dönemlerdi. Dükkan sahibi Kiraya % 100 e yakın zam istemişti. Ustam artık dükkanı nı kapamayı düşünüyordu. Peki bundan sonra ne yapacaktı. Çözüm Laz bakkaldan geldi. “Neden tezgahını evine taşımıyorsun” diye sordu Ustama. Bir kaç gün sonra ustam kararını vermiş ve atölye yi evine taşımıştı. Evi dükkana sadece 50 metre mesafede 3 oda bir salon tek başına yaşayan bir insan için bir hayli geniş bir mekandı. Bir odayı atölye ye dönüştürmüş ve çalışmalarını orda sürdürmeye başlamıştı. Tabi bende artık sıkı sık evine gider olmuştum. Dükkanındayken de bir kaç kez evine misafir olmuştum. Hatta bir arkadaşım parti verecek bir yer bulamamış bende bunu ustama söylediğimde ” Neden benim evi kullanmıyorsunuz ? Partiyi benim evimde verebilirsiniz” demiş ve bizde harika bir parti yapmıştık doğrusu. O gün Ustamın salonunda bulunan dolaptaki, içki şişeleri benim, benim olduğum kadar arkadaşlarımın da dikkatini çekmişti. Bu arada evinde parti verebilmemizi tek bir şarta bağlamıştı. Alkol almak yasaktı. Dolaptaki şişelere bu yüzden herkes şöyle bir bakmıştı doğrusu. Ama o kadar. Yalnız ben samimiyetimizden dolayı daha dikkatli bir şekilde şişeleri incelemiş ve hemen hepsi daha önce açılmış ve yarım duran bu çeşitli markadaki viski, şarap, votka şişelerinin boşalmış yerlerinden dikkatlice işaretlendiğini ve hepsinin üzerinde aynı tarihin yazılı olduğunu gördüm. Yaklaşık 5 sene öncesinin tarihleri vardı şişelerin üzerinde. Bir keçeli kalemle dikkatli bir şekilde yazılmışlardı, el yazısı ile. Parti yapıldıktan bir kaç gün sonra tezgah başında yeni siparişlerden bir gemiyle uğraşırken birden ustama soruverdim. ” Dolapta duran o şişeler neden yarım ve üstündeki sınır çizgileri ve tarihlerin anlamı ne” diye. Uzun bir sessizlik oldu. Ustam yapmakta olduğu maketten, kafasını kaldırmamıştı bile. Tam sorulmaması gereken bir soru sorduğumu ve cevap alamayacağımı düşünürken, birden ustam sert bir tonla ama adeta utanırcasına geçmişinin gizemiyle ilgili perdeyi aralayıp itirafta bulundu : ” Ben alkoliktim” dedi ve sustu kısa bir süre için. Sonra devam etti ” Yaşadığım acıları alkolle kapatmak istedim uzun bir süre, iyi bir aile reisi idim geçmişte, bir bankanın sigorta bölümünde müdürlük yapıyordum” diye devam etti. O gece Ustam hiç susmadı. Artık salona geçmiştik. İlk evliliğini, doğan çocuğunu, çok da severek evlenmediği kişiyi, evliliğini sonlandırmasını ilk gerçek sevgisini ve bu aşk sonucu yaptığı ikinci evliliği anlattı bana. Bunları anlatırken kah oturuyor, kah ayağa kalkıyor, kah salondaki dolabın üstünde duran şişelere gidip bir tanesini eline alıyor sanki özlemle bakıp sonrada hiddet ve öfkeyle yerine koyuyordu. Doğrusu biraz tedirgin olmuş ve ürkmüştüm. Ustam artık tanıdığım bildiğim biri değildi sanki. Sonra çok mutlu olduğu ikinci evliliğinin nasıl son bulduğunu anlattı. Çok sevdiği eşi onu en yakın arkadaşı ile aldatmıştı. Kendi değimi ile şarjörü tabancaya sürmüş önce arkadaşını sonra eşini öldürmek için harekete geçmiş. Tabancayı arkadaşının kafasına dayayıp bir kaç saat o vaziyette durmuş fakat tetiği çekememiş….. Ama bence tetiği kendine çekmiş ve o gün kendini alkole vermiş. İkinci eşinden ayrılmış. Hayata küsüp kaçışı alkolde bulmuş. Nerdeyse her gün sarhoş gittiği bankadan çıkarılmış. Ve o kendini daha da çok içkiye vermiş. Sonunda Ustamın babası çareyi, onu, Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesine yatırmakta bulmuş. Sonrası mı ? Ustam karşımdaydı işte. Uzun bir tedavi döneminden sonra hastaneden çıkmış ve bu günlere gelmişti. O gece, geçmişi ile ilgili açıklamaları ve detayları bana anlatırken, karşımdaki insanın aslında ne büyük zorluklar çektiğini ne kadar algılayabilmiştim acaba. Ama bildiğim kesin bir şey vardı Ustam güçlü ve saygı duyulası bir insandı. Her şeye rağmen hayata bağlanabilmiş kendine geçimini sağlayacak bir uğraş bulmuş ve alkol illetinden sıyrılabilmişti. Ya onun deyimiyle gerçek aşkı ? Ya ilk eşinden olma çocuğu ?

 

Yazar: Tuğrul AKARSU

Devam edecek....